Bir Cambridge profesörünün çocukken kaç yaşında konuşmaya başladığını neden biliyorduk?
Jason Arday hakkında son haftalarda yaşananları okurken dönüp dolaşıp bu soruya takılıyorum. Bir akademisyenin çalışmalarını, araştırma alanını, yayımladığı makaleleri ya da üniversitedeki görevini bilmemiz olağan. Peki çocukken kaç yaşında konuştuğunu, ne zaman okuyup yazmaya başladığını neden biliyoruz?
Çünkü Jason Arday kamuoyuna hiçbir zaman yalnızca bir akademisyen olarak anlatılmadı.
2023 yılında Cambridge Üniversitesi profesörlüğüne atandığında üniversitenin kendi duyurusu onun akademik çalışmalarını anlatmakla yetinmiyordu. Üç yaşında otizm ve gelişimsel gecikme tanısı aldığı, 11 yaşına kadar konuşamadığı, 18 yaşına kadar okuyup yazamadığı ve daha sonra Cambridge tarihinin en genç Siyah profesörü olduğu aynı anlatının parçalarıydı. Üniversite bu akademik yolculuğu “remarkable” —olağanüstü— olarak nitelendiriyordu.
Ortada gerçekten etkileyici bir hayat hikâyesi vardı. Fakat engelli insanların başarılarını anlatırken çok sık yaptığımız bir şey de vardı: Başarıyı kendi başına bırakmıyor, önce engelliliği tarif ediyor, sonra başarının ona “rağmen” gerçekleştiğini anlatıyorduk. Konuşamıyordu ama profesör oldu. Okuyamıyordu ama Cambridge’e ulaştı. Kendisinden bunları yapması beklenmiyordu ama yaptı.
Böylece başarı, kişinin yaptığı iş olmaktan çıkıp kendi bedenine, tanısına ve kendisine ilişkin düşük beklentilere karşı kazandığı bir zafere dönüşmeye başlıyor. Belki de bu anlatılarda yeterince sormadığımız soru şu: Engelli bir insanın başarı hikâyesini anlatırken aslında kimin düşük beklentilerini kutluyoruz?
İlham olmak kimin ihtiyacı?
Engellilik çalışmalarında bu tartışmanın en bilinen kavramlarından biri “inspiration porn”, Türkçede yaygın kullanılan karşılığıyla “ilham pornosu”. Kavramı geniş kitlelere taşıyan engelli aktivist Stella Young, engelli insanların başkalarına ilham vermek amacıyla nesneleştirilmesini tarif ediyordu. Engellilik çalışmaları alanında Jan Grue da kavramı, engelliliğin aşılması gereken bir eksiklik olarak temsil edilmesi ve bu aşma hâlinin izleyici için ilham üretmesi üzerinden tartışıyor.
Bunun en kaba örneklerini tanıyoruz: Spor yapan bir engelli kişinin fotoğrafının altına “Senin bahanen ne?” yazılması gibi. Ancak aynı mekanizmanın daha saygın, daha incelikli ve dolayısıyla fark edilmesi daha zor biçimleri de olabilir.
“Otistik bir akademisyen Cambridge profesörü oldu” demekle, “11 yaşına kadar konuşamayan, 18 yaşına kadar okuyamayan otistik bir çocuk bütün engelleri aşarak Cambridge profesörü oldu” demek arasında önemli bir fark var. İkincisinde artık yalnızca akademik bir başarıyı aktarmıyoruz; bir başlangıç noktası, aşılması gereken engeller ve sonunda gelen zaferden oluşan bir anlatı kuruyoruz. Hikâyeyi etkileyici kılan unsurlardan biri de kişinin engelliliği oluyor.
Engellilik literatüründeki bir başka kavram olan “supercrip” anlatısı da buna yakın bir temsil biçimini tarif ediyor: Engelli kişinin olağanüstü iradesi, azmi veya başarısı sayesinde engelliliğini “aştığı” anlatı. Kavramın kullanımı ve engelli kişiler açısından anlamı kendi içinde tartışmalı olsa da, eleştirinin önemli bir kısmı bu tür anlatıların sağlamcı liyakat varsayımlarını yeniden üretebilmesine odaklanıyor. İlk bakışta son derece olumlu görünebilir; sonuçta engelli bir insanın yapabildiklerini gösteriyoruz. Ancak “olağanüstü engelli” yaratabilmek için önce sıradan engelli kişiden ne kadar az şey beklediğimizi kabul etmemiz gerekiyor.
Profesör olmak elbette büyük bir akademik başarı. Fakat kişinin otistik olması bu başarıyı neden başka bir tür başarıya dönüştürüyor? Engellilik neden akademik çalışmalarının yanında duran özelliklerinden biri değil de başarının dramatik önsözü hâline geliyor?
Sorun engelli insanların başarılarının görünür olması değil. Görünürlük önemli. Kendisine benzeyen birini akademide, siyasette, sanatta veya başka bir alanda görebilmek gerçekten önemli. Sorun, görünürlüğün kişiyi yavaş yavaş bir hikâyeye ve temsile dönüştürmesinde başlıyor.
Hikâye çatladığında
Jason Arday’ın hikâyesini bugün bu kadar zor bir örnek yapan da bu. 2026 yazında Arday’ın akademik çalışmalarına ilişkin intihal iddiaları gündeme geldi. Özgeçmişindeki bazı bilgiler ve geçmiş faaliyetlerine ilişkin anlatılar sorgulandı. Arday intihal iddialarını reddetti; Cambridge ise kendi atama ve görev sürecini incelemeye başladı.
Akademik çalışmaların sorgulanmasında başlı başına olağandışı bir durum yok. Bir akademisyenin intihal yaptığına ilişkin ciddi iddialar varsa araştırılmalı; özgeçmişinde yanlış bilgiler bulunuyorsa bunlar sorgulanmalı. Engelli olmak akademik hesap verebilirliği ortadan kaldırmıyor.
Ancak Arday etrafındaki inceleme bir noktadan sonra akademik üretimin ötesine geçti. Çocukken gerçekten ne zaman konuşmaya başladığı dahi tartışmanın konusu oldu. Eski okul arkadaşlarının birbiriyle de çelişen hatıraları basına taşındı ve çocukluk anlatısının ayrıntıları doğrulanmaya çalışıldı.
Bu noktada başlangıçtaki soruya geri dönmek gerekiyor: Bir Cambridge profesörünün çocukken kaç yaşında konuşmaya başladığını neden biliyorduk? Çünkü bu bilgi onun akademik yeterliliğini değerlendirmek için gerekli değildi. Hikâyesini etkileyici kılmak için gerekliydi.
Bir insanın kendisinden daha büyük bir hikâye kurulduğunda, o hikâyenin parçaları da kamusal mülkiyete dönüşmeye başlayabiliyor. Önce “Bakın, neler başardı” dediğimiz kişiye bu kez “Anlatılanların ne kadarı doğru?” diye bakıyoruz. Önce çocukluğu başarısının kanıtı olurken daha sonra aynı çocukluk incelemenin konusu hâline geliyor. Engellilik önce anlatıyı olağanüstü kılan unsurken, bu kez doğrulanması gereken bir iddiaya dönüşüyor.
Belki de “ilham verici engelli” ile “şüpheli engelli” düşündüğümüz kadar birbirinden uzak değil. Her iki anlatıda da engelli kişinin sıradan bir insan olarak kalması zorlaşıyor.
Metaforların hata yapma hakkı yok
Bir insanı temsil hâline getirdiğimizde ona yalnızca görünürlük vermiyoruz; aynı zamanda bir yük de veriyoruz. Engelli bir profesör artık yalnızca profesör olmayabiliyor; engelli insanların akademide neler başarabileceğinin kanıtına dönüşüyor. Otistik bir akademisyen yalnızca kendi kariyerini sürdürmüyor, otistik insanların potansiyelini temsil etmeye başlıyor. Bir üniversitenin çeşitlilik hikâyesinin parçası, bir gazetecinin “imkânsızı başaran insan” haberinin kahramanı, başka birinin rol modeli oluyor.
Bunların hiçbirinin tek başına kötü olması gerekmiyor. Fakat hepsi aynı kişide biriktiğinde insan giderek bir metafora dönüşüyor. Metaforların hata yapma hakkı yok. İnsanların var.
Arday vakasının en zor taraflarından biri de burada. Jason Arday akademik hata yapmış olabilir. Bir iddiayı abartmış, özgeçmişinde yanlış bilgi vermiş veya intihal yapmış olabilir; aynı şekilde hakkında ileri sürülen bazı iddialar da yanlış olabilir. Bunların her biri kendi kanıtları üzerinden değerlendirilmesi gereken ayrı meseleler.
Fakat bir sembol hata yaptığında mesele yalnızca o kişinin davranışı olarak kalmıyor. Sembolün temsil ettiği değerler de sorgulanmaya başlıyor. Arday hakkındaki tartışmaların çeşitlilik, akademik liyakat ve üniversitelerin kapsayıcılık politikalarıyla ilişkilendirilmesi bunun neden önemli olduğunu gösteriyor. Bir kişinin akademik geçmişine ilişkin iddialardan “çeşitlilik politikaları liyakati bozuyor mu?” tartışmasına geçmek şaşırtıcı derecede kolay olabiliyor. Çünkü kişiyi zaten yalnızca birey olarak bırakmamış, onu bir şeyin kanıtına dönüştürmüş oluyoruz.
Engelli insanların başarısız olma hakkı var mı?
Engelli insanların başarılı olma hakkından çok konuşuyoruz: eğitime erişim, çalışma, siyasette, akademide ve sanatta temsil edilme, potansiyelini gerçekleştirebilme… Peki başarısız olma hakkı?
Burada “hak” kelimesini özellikle geniş anlamıyla kullanıyorum. Yanlış karar vermek, işinde yeterince iyi olmamak, kötü bir makale yazmak, bir fırsatı değerlendirememek, abartmak, çelişmek; hatta etik dışı davranma ihtimali. Elbette etik ihlal savunulacak bir hak değil ve intihal, yalan ya da başka bir ihlal engellilikle meşrulaştırılamaz. Söylemeye çalıştığım daha basit: Bunların hepsi insan olmanın ihtimalleri.
Engelli insanları gerçekten diğer insanlarla eşit görüyorsak onların yalnızca başarı, direnç, azim ve iyilik ihtimallerini değil; başarısızlık, vasatlık, hata ve kusur ihtimallerini de bireysel olarak taşıyabilmelerine izin vermemiz gerekiyor.
Engelli bir akademisyen kötü bir akademisyen olabilir. Bundan çıkarılması gereken sonuç “Engelli akademisyenler yeterli değil” değildir; tıpkı kötü bir engelsiz akademisyenden yola çıkarak engelsiz insanların akademideki yerini tartışmadığımız gibi.
Temsil meselesinin paradokslarından biri de burada ortaya çıkıyor. Bir gruptan çok az insan belirli alanlara erişebildiğinde, erişebilen kişi kolayca bütün grubun temsilcisine dönüşüyor. Başarısı kolektifleştiriliyor; bunun doğal sonucu olarak başarısızlığı da kolektifleştirilebiliyor. Bir insanı sembole dönüştürmenin bedelini ise çoğu zaman sembolü yaratanlar ödemiyor. Sembolün kendisi ödüyor.
Kurumlar hikâyeleri sever
Bu tartışmada yalnızca medyaya bakmak yeterli değil. Kurumlar da hikâyeleri sever. Üniversiteler çeşitliliklerini gösteren yüzleri, şirketler “engelleri aşan” çalışanlarını, kurumsal kampanyalar sıra dışı başarı öykülerini sever. Çünkü bu hikâyeler kurumsal değerleri görünür kılar: “Bakın, burada neler mümkün. Bakın, biz ne kadar kapsayıcıyız.”
Jason Arday’ın Cambridge tarafından anlatılma biçimi bu açıdan özellikle düşündürücü. Üniversite onun akademik atamasını duyururken kişisel hikâyesinin en dramatik ayrıntılarını da kurumsal iletişiminin merkezine yerleştirmişti.
Burada kurumlara yönelik zor ama önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bir insanın hikâyesinden kurumsal değer üretiyorsanız, o hikâyenin yarattığı yük konusunda da sorumluluğunuz var mı? Birini vitrininize koyduğunuzda yalnızca başarısını mı paylaşmış olursunuz, yoksa o vitrinin yarattığı görünürlük, beklenti ve baskı konusunda da sorumluluk üstlenir misiniz? Bir insanı çeşitlilik politikanızın başarısının kanıtı hâline getiriyorsanız, o kişi tartışmanın merkezine düştüğünde ilişkiniz nerede biter?
Bunların kolay cevapları olduğunu düşünmüyorum. Ancak kapsayıcılık üzerine konuşan kurumların yalnızca kimi görünür kıldıklarını değil, o görünürlüğün insanlar üzerinde ne yarattığını da düşünmeleri gerekiyor.
Hikâyeden geriye insanı bırakmak
Jason Arday 41 yaşında öldü. Ölümünden hemen önce yoğun bir medya ve kamuoyu tartışmasının merkezindeydi. Ailesi, yanlış bilgi ve taciz olarak nitelendirdikleri sürecin onun üzerinde ağır bir yük yarattığını ve ölümüne katkıda bulunduğunu söyledi. Polis ise ölümü “beklenmedik ancak şüpheli olmayan” bir ölüm olarak değerlendirdi; kamuya açıklanmış bilgiler ölüm biçimi hakkında kesin bir sonuca varmamıza izin vermiyor.
Bu nedenle Arday’ın ölümüyle öncesinde yaşananlar arasında kolay bir neden-sonuç ilişkisi kurmak istemiyorum. “Bunlar oldu ve bu yüzden öldü” demek, elimizde olmayan bir bilgiyi iddia etmek olur. Daha önemlisi, bu yazının eleştirdiği davranışı yeniden üretir: Bir insanın hayatını ve ölümünü, bizim anlatmak istediğimiz hikâyeye uygun hâle getirmek.
Belki tam tersini denemeliyiz. Arday’ın akademik çalışmaları sorgulanabilir, hakkındaki iddialar araştırılabilir, yanlış yaptıysa eleştirilebilir. Irkçılığa veya sağlamcılığa maruz kaldıysa bunların adı konabilir. Cambridge’in atama ve sonrasındaki süreçteki sorumluluğu da tartışılabilir. Bunların hepsi aynı anda mümkün.
Bir insanı anlamak için onu ya kahraman ya sahtekâr, ya ilham kaynağı ya da hayal kırıklığı yapmak zorunda değiliz. Belki engelli insanlar açısından gerçek eşitlik biraz da burada başlıyor: Bizi yalnızca “engellerimizi aştığımızda” olağanüstü insanlar hâline getirmemekte; hata yaptığımızda bütün kimliğimizi mahkemeye çıkarmamakta. Başarılarımızı bütün bir grubun zaferine, başarısızlıklarımızı bütün bir grubun kusuruna dönüştürmemekte ve hikâyemiz ne kadar etkileyici olursa olsun, bizi o hikâyeden önce insan olarak bırakabilmekte.
Kurum hikâyeyi anlatıyor, medya çoğaltıyor, biz ilham alıyoruz. Ama hikâye çatladığında vitrinden indirilen kurum değil; insan oluyor. Çünkü metaforların hata yapma hakkı yok. İnsanların var.
Kaynaklar
- University of Cambridge, Faculty of Education. (2023). Jason Arday appointed Professor of Sociology of Education at University of Cambridge.
- Grue, J. (2016). The problem with inspiration porn: a tentative definition and a provisional critique. Disability & Society, 31(6), 838–849. DOI: 10.1080/09687599.2016.1205473.
- Martucci, J. (2024). The Supercrip in the Lab: Seeking Disabled Scientists in the History of Science. Osiris, 39. DOI: 10.1086/730408.
- Lourens, H. (2020). Supercripping the academy: the difference narrative of a disabled academic. Disability & Society. DOI: 10.1080/09687599.2020.1794798.
- Reuters. (14 Ağustos 2026). Jason Arday, ex-Cambridge professor at centre of plagiarism scandal, found dead.
- The Guardian. (12 Ağustos 2026). “Always cracking jokes”: questions raised over Jason Arday’s claim he was non-verbal as a child.
- Reuters. (15 Ağustos 2026). UK’s Burnham urges reflection on death of academic Arday.

Ayrin Erciyas; dijital pazarlama, grafik tasarım ve fotoğraf alanlarında çalışan, aynı zamanda uzun yıllardır sivil toplum alanında aktif olan bir hak savunucusu ve yazar. Engelli hakları, erişilebilirlik, bakım ve ihtimam politikaları üzerine çalışmalar yürütüyor. İhtimam Derneği’nde çalışmalarına devam ediyor; Nilüfer Kent Konseyi Engelli Hakları Çalışma Grubu’nun eş başkanlığını yürütüyor ve Bursa Kent Konseyi çalışmalarında yer alıyor.
Mesleki deneyimini sivil toplum çalışmalarına da taşıyarak yer aldığı örgütler için içerik, görsel iletişim ve yayınlar hazırlıyor. Medium ve Bursa Muhalif’te yazıyor. Yazılarında engellilik, sağlamcılık, erişilebilirlik, bakım ve ihtimam, haklar ve gündelik hayatın politik taraflarına odaklanıyor.




Bir Cevap Yazın