Bugünün Türkiye’sinde bir üniversite öğrencisi olmak, sürekli bir “nelerden feragat etsem?” muhasebesi içinde yaşamak demek. Sosyal hayat, bu muhasebede genellikle ilk gözden çıkarılan kalemlerden oluyor. Sinemaya gitmek de çoğu zaman bu listenin başlarında yer alıyor. Bilet parası, yol masrafı, bir de mısır alayım derken günün bütçesi tamamen çökebiliyor.
Bir de benim gibi kör bir üniversite öğrencisiyseniz, işin içine başka hesaplar da giriyor. Gideceğiniz filmin sesli betimlemesi çoğu zaman olmuyor. Eğer bir arkadaşınızla gidiyorsanız, “Film boyunca bana sahneleri anlatırken sıkılır mı?” kaygısı ekleniyor. Hal böyle olunca sinemaya gitme fikri, ertelene ertelene iyice uzaklaşıyor.
Geçenlerde arkadaşlarımın anlık yaptığı bir planla, kendimi sinema bileti buldum. Film olarak Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit’in başrollerini paylaştığı Yan Yana seçilmişti. 2011 yapımı Fransız filmi Intouchables’ın yerli uyarlaması filmi izleyene kadar ne konu hakkında net bir bilgim vardı ne de bir beklentim.
Ama film başladıktan kısa süre sonra yaşadığım şaşkınlığı saklayamadım. Çünkü izlediğimiz şey klasik bir “sakatlık dramı” değildi. Hayatı sakatlıkla birlikte kararan karakterler, ya da aşırı fedakârlıklarla örülü bir hikâye yoktu karşımda. Aksine; hayatın içinden, samimi ve temiz bir mizah vardı. Günlük hayatta kurduğumuz arkadaşlık ilişkilerinde aradığımız o doğallık, film boyunca hissediliyordu.
Filmin görsel kısımlarını arkadaşımın betimlemeleri ile sorunsuzca takip ettim.
Filmde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri şuydu: Bizim yıllardır anlatmaya çalıştığımız “Bizimle açık iletişim kurun, kırılacak bir şeymişiz gibi davranmayın” cümleleri adeta vücut bulmuştu. Filmde yapılan bazı sakatlık esprileri, sakat olmayan bazı izleyicilere ofansif gelmiş olabilir. Ama şuna inanıyorum: Günlük hayatımızda bu filmdeki ilişkilerin yarısı kadar doğal, eşit ve samimi iletişim kurabilsek, pek çok sorun kendiliğinden çözülecek.
Filmi izlerken Feyyaz Yiğit’in canlandırdığı karakteri bir oyuncu olarak değil, sanki kendi arkadaşım gibi hissettim. “Bizden biri” hissi tam olarak buydu belki de. Ne üstenci bir merhamet vardı ne de yapay bir hassasiyet.
Bu filmi izledikten sonra, hafızamda bu doğal ve samimi iletişimi yakaladığım arkadaşlarımdan biri ile yaşadığım bir anı canlandı. Bir gün bastonum kırılmıştı ve arkadaşım bana yeni bir baston getirecekti. Onu beklerken bir baston sesi duydum. Çevrede yaşayan başka bir görme engelliden geldiğini düşünürken, arkadaşım bana selam verdi.
Şaşkınlıkla sordum:
— “Kanka, niye bastonu katlamadın?”
Cevabı çok netti:
— “Niye kapatayım kanka? Herkes yol veriyordu valla.”
İşte mesele tam olarak bu kadar basit aslında.
Bizler ayrıcalık istemiyoruz. Kahramanlaştırılmak ya da sürekli acınmak da istemiyoruz. Herkes kadar sakar olabilelim, herkes kadar hata yapabilelim. Başarımız herkesinki gibi övülsün, başarısızlığımız herkesinki gibi eleştirilsin. Ne bir adım geride ne yapay bir koruma çemberinin içinde.
Yan yana durmak istiyoruz.
“Vah vah”larla değil, omuz omuza.
Acıyarak değil, anlayarak.
Uzak durarak değil, birlikte yürüyerek.
Çünkü mesele farklılıklarımız değil; mesele, birbirimize nasıl baktığımız.
“Hayatı bir sahne gibi düşünürsek, bizler o sahnede acıklı fon müzikleri eşliğinde yürüyen figüranlar değiliz. Kendi hikâyesinin başrolünde olan, gülen, hata yapan ve herkes gibi ‘yaşayan’ bireyleriz. O gün sinema salonundan çıktığımda, sadece bir film izlemiş gibi değil, anlaşıldığımı hissetmiş gibiydim.
2003, Ankara doğumlu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yeni Medya ve İletişim bölümü öğrencisidir. Erişilebilir bir kampüs ortamı yaratmayı hedefleyen Engelsiz Bilgi Öğrenci Kulübü’nün başkanlığını yürütmektedir.
Engelli hakları savunucusu olarak, Eğitimde Görme Engelliler Derneği ve Toplum Gönüllüleri gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif çalışmalar yürütmüştür ve yürütmeye devam etmektedir.
Ayrıca, medyada yer alan yanlış temsiliyetler (engelliler, LGBT+ bireyler, yaşlılar) üzerine araştırmalar yapmakta ve bu alanda raporlar hazırlamaktadır.





Bir yanıt yazın