Sürüden ayrılmış bir penguen, buzulların düzlüğü yerine dik bir buzdağına doğru yürüyor. Denizden, yemek kaynağından ve sürüsünden uzaklaşarak, önünde hiçbir canlı varlık yokmuş gibi görünen ıssız bir yöne doğru. Bu sahne, yalnızlığın, yabancılaşmanın ve sistemle uyumsuzluğun bir sembolü haline geldi.
Bu görüntünün arkasında yatan gerçek hikâye de en az metaforu kadar ilginçtir: Bu sahne, Alman belgeselci Werner Herzog’un 2007 yapımı Encounters at the End of the World adlı belgeselinden gelir. Film Antarktika’nın doğasını ve oradaki yaşamı konu alırken, sürüsünü terk eden bir Adélie pengueninin okyanustan uzaklaşıp iç kesimlere doğru yürüyüşünü gösterir. Bu sahne yıllar sonra internet kültüründe “Nihilist Penguen” olarak yeniden dolaşıma girdi ve yalnızlık, tükenmişlik ve sisteme yabancılaşma gibi duygularla ilişkilendirildi.
Çoğu yorum “azim”, “direnç”, hatta “ilham kaynağı” diyor. Oysa bu, bireysel bir başarı hikâyesi değil; yapısal bir sorunun yansımasıdır.
Çünkü penguenin dik buzdağına tırmanmak zorunda kalması, bireysel bir kader meselesi değildir; toplumsal düzenin, çevrenin ve üretim biçiminin sonucudur.
Engellilik de aynı şekilde. Bugün engellilerin yaşadığı zorlukların büyük kısmı bedensel farklılıktan değil, dünyanın çoğunluğun ihtiyaçlarına göre tasarlanmasındandır. İçinde yaşadığımız ekonomi insanı bir üretim birimi olarak görür: hızın, verimliliğin, sürekliliğin ölçüldüğü bir sistem.
Farklı yürüyenler, farklı algılayanlar, farklı öğrenenler bu sistemde aykırı parçalar sayılır. Düzen dünyayı çoğunluğun bedenine göre kurar, geri kalanları uyum sağlamaya zorlar. Merdivenleri çoğaltır, asansörü lüks sayar; erişilebilirliği maliyet olarak görür.
Sonra da der ki: “Bak, çıkamıyor.”
Oysa sorun penguenin ayakları değil; zeminin dik olmasıdır.
Kapitalist üretim mantığı bedeni ve zihni ölçülebilir performansla tanımlar. Bu ölçütlere uymayan herkes; engelliler, yaşlılar, kronik hastalar, destek verenler sistem açısından yük olarak görülür.
Bu yüzden engellilik çoğu zaman bireysel bir trajedi gibi anlatılır. Oysa mesele toplumsal sorun olarak görülürse şu sorular kaçınılmaz olur: Neden kentler herkes için tasarlanmıyor? Neden erişilebilirlik hak değil, bütçe kalemi? Neden bazı bedenler norm, diğerleri istisna?
Gerçek adalet penguenin daha iyi tırmanması değildir. Gerçek adalet zeminin düz olmasıdır. Erişilebilirlik lütuf değil, kamusal bir yükümlülüktür. Bağımsız yaşam bireysel kahramanlıkla değil, kolektif planlamayla mümkündür.
Sorun farklı bedenler değil, tek tip insan varsayımıyla kurulmuş bir düzen. Ve biz zemini değiştirmedikçe, her gün başka insanlar başka buzdağlarına tırmanmak zorunda kalacak.

Atilla Dinçaslan, 2001 yılında Kayseri’de doğdu. Ankara Üniversitesi’nde Sosyal Bilgiler Öğretmenliği ve Özel Eğitim Öğretmenliği eğitimi aldı. Yerel ve ulusal engelli derneklerinde yürüttüğü hak savunuculuğu çalışmaları, onu yalnızca bir eğitimci değil, kamusal sorumluluk alan bir özne hâline getirdi. Hâlen Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında öğretmen olarak görev yapmaktadır. Yazılarında eğitimi, bireyi uyumlandıran bir araç olarak değil; toplumu dönüştürmenin, eşitsizlikle yüzleşmenin ve hak temelli bir düzen inşa etmenin asli imkânı olarak ele almaktadır.





Bir yanıt yazın