Herkes için rahmet mi, seçilmişler için mi?

Ramazan geçecek. Takvim yaprakları düşecek. Camiler boşalacak. Ama geriye şu soru kalacak: Bu rahmet gerçekten herkes için miydi, yoksa yalnızca seçilmişler için mi?

Fotoğrafta gece vakti çekilmiş camii var. Camii'nin ışıkları etrafı aydınlatıyor. Arkasında turuncu renkte Ay gözüküyor.

Ramazan yalnızca aç kalma ayı değildir; Ramazan, vicdanın açılıp açılmadığının sınandığı bir zamandır. Sofralar uzar, sesler yumuşar, kelimeler daha çok merhamet etrafında döner. İnsan bu ayda kendini ahlaken yükselmiş hissetmek ister. Oruç tutar, teravihe gider, sadaka verir ve içinden sessizce şunu geçirir: “Ben görevimi yaptım.” Ama Ramazan, görevlerin değil, sorumlulukların ayıdır. Ve sorumluluk, insanın kendisiyle ilgili değil; başkasıyla kurduğu ilişkiyle başlar.

Teravihe az kala bir caminin önündeyiz. Kapılar açık. Işıklar yanmış. İçeride saflar sıklaşmış, omuzlar omuza değmiş. Dışarıda ise bir kişi duruyor. Sessiz. Bekleyenlerden değil; giremeyenlerden. Ayakkabısını çıkarmış ama içeri girecek yol yok. Bir basamak, ardından bir basamak daha… Beton kadar soğuk, vicdan kadar sert.

Biz içeri giriyoruz.

O dışarıda kalıyor.

İşte tam bu noktada, yüzyıllar öncesinden gelen berrak ve rahatsız edici bir ses devreye giriyor: Mutezile. Mutezile teselli etmez. Bahane üretmez. Şunu söyler: Allah zulmetmez. O hâlde ortada bir dışlanma, bir mahrumiyet, bir engellenmişlik varsa; bunun faili gökte değil, yeryüzündedir.

Engellilik çoğu zaman “imtihan” kelimesiyle açıklanır. Dindar bir incelikle örtülür. “Sabret, sevabı büyük” denir. Cümle güzel görünür; ama dikkatli bakıldığında bir şeyi gizler: Sorumluluğun yerini değiştirir. Yükü, gücü olmayanın sırtına bırakır. Mutezile bu noktada itiraz eder. Çünkü ona göre sabır kutsal olabilir; ama ihmal asla masum değildir.

Rampasız bir cami mimari bir eksiklik değildir.

Erişilemeyen bir abdesthane teknik bir sorun değildir.

İşaret dili olmayan bir hutbe, Braille’siz bir yönlendirme imkânsızlık değildir.

Bunların her biri insan fiilidir. Ve insan fiilleri ahlaki sonuçlar doğurur. Bir kişi ibadet etmek istediği hâlde kapının önünde kalıyorsa, mesele onun kaderi değil; bizim tercihimizdir.

Ramazan’da aç kalmayı överiz. Açlığın bizi yoksula yaklaştırdığını söyleriz. Ama ibadete ulaşamayan birini görmezden gelerek mi yaklaşıyoruz? Oruç mideyle tutulur, evet; fakat adalet hayatla tutulur. Ve adalet, kimlerin içeri alındığıyla değil; kimlerin dışarıda bırakıldığıyla anlaşılır.

Mutezilî adalet anlayışı bu yüzden rahatsız edicidir. “Niyetimiz iyiydi” cümlesini kabul etmez. Sonuca bakar. Eğer sonuçta biri dışlanıyorsa, içeride edilen duaların samimiyeti sorgulanır. Saflar dolu olabilir; ama vicdan boşsa, orada eksik bir ibadet vardır.

Erişilemeyen bir ibadethane bağırmaz. Sessizdir. Ama sessizliği çok şey söyler:

“Bu mekân herkes için değil.”

Oysa Ramazan’ın özü tam tersidir. Kimse kapının önünde kalmasın diye vardır. Kimse ibadeti uzaktan seyretmesin diye vardır. Kimse “ben buraya ait değilim” duygusuyla evine dönmesin diye vardır.

Belki bu Ramazan kendimize başka sorular sormalıyız. Kaç rekat kıldık değil; kaç engeli kaldırdık? Kaç hatim indirdik değil; kaç kapıyı gerçekten açtık? Çünkü bazen en büyük ibadet secdeye kapanmak değil; bir başkasının secdeye ulaşmasını sağlamaktır.

Ramazan geçecek. Takvim yaprakları düşecek. Camiler boşalacak. Ama geriye şu soru kalacak:

Bu rahmet gerçekten herkes için miydi, yoksa yalnızca seçilmişler için mi?

Bir Cevap Yazın

Sakat Cenah sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin