Her birimiz kendi bedenimizi, sadece bize ait olan, etten ve kemikten ibaret biyolojik bir ev sanırız. Oysa işin aslı pek de öyle değildir kıymetli okur.
Gelin, bugünü ve sistemin bize biçtiği rolü doğru okuyabilmek için, önce tarihin o tozlu yapraklarını birlikte çevirelim. Çünkü dünü bilmeden, bugünün taşlarını yerine oturtamayız.
İnsan bedeni, tarih boyunca hiçbir zaman kendi halinde bırakılmış bir alan olmamıştır; aksine, iktidarların, sistemlerin ve ideolojilerin üzerinde tepindiği, kendi kurallarını yazıp bozduğu devasa bir politik savaş alanı olmuştur. Bir bedenin “normal”, “sağlıklı” veya “makbul” kabul edilmesi, aslına bakarsanız hiçbir çağda salt tıbbi bir karar değildi. Tam aksine, o çağa hakim olan ideolojinin kendi devamlılığını sağlama stratejisiydi.
Söylediklerimi havada bırakmamak için, o tarihsel dönemeçlere şöyle bir yakından ve somut örneklerle bakalım. Örneğin Antik Çağ’ın o görkemli felsefe koridorlarına veya savaş meydanlarına gidelim. Demokrasinin beşiği sayılan Atina’da bile Aristoteles gibi büyük bir düşünür, Politika adlı eserinde “kusurlu doğan hiçbir çocuğun yaşatılmaması” gerektiğini yasal bir zorunluluk olarak savunabiliyordu. Ya da militarizmin zirvesi olan Sparta’da, devletin bekası her şeyin üstündeydi. Yeni doğan bebekler inceleniyor; farklı veya “kusurlu” görülenler dağ yamaçlarından aşağı atılarak ölüme terk ediliyordu. Batı’da takvimler Orta Çağ’ın karanlık dehlizlerini gösterdiğinde ise, bu dışlama teolojik bir hal aldı. Farklı bedenler, epilepsi nöbeti geçirenler engizisyon mahkemelerinde “şeytanın işbirlikçisi” sayılarak yakıldı.
Peki ya Doğu? Yönümüzü kadim Doğu toplumlarına çevirdiğimizde de tablonun temelde çok farklı olmadığını görürüz. Örneğin Antik Hindistan’da kast sistemi ve “Karma” inancı, engelliliği doğrudan “geçmiş yaşamlarda işlenen günahların ilahi bedeli” olarak kodluyordu. Bu kaderci ideoloji, bireyi baştan mahkum ediyor ve dışlanmayı spiritüel bir kılıfla meşrulaştırıyordu. Daha yakın coğrafyalara, Orta Doğu ve Osmanlı kültürüne baktığımızda ise karşımıza “şefkat” ambalajlı bir nesneleştirme çıkar. Engelliler saraylarda, eğlence unsuru (“cüceler”) veya sır tutma kapasitelerinden dolayı salt bir işlev (“dilsizler”) olarak nesneleştirilmiş ya da sokaklarda yalnızca sadaka verilerek sevap kazanılacak “acizler” ordusu olarak görülmüştür. Görüldüğü gibi, Batı’da ateşlerde yakılan ya da tecrit edilen, Doğu’da ise saray köşelerinde nesneleştirilen veya karmik bir cezaya çarptırılan engelli bedenler; ideolojilerin merceği altında hiçbir zaman hayatın eşit ve özgür bir öznesi olamamıştır.
Ve nihayet Sanayi Devrimi… İnsanlığı makineleştiren o büyük kırılma. Kapitalizm, insanın değerini sadece ve sadece “üretim bandındaki hızı” ile ölçmeye başladığında modern anlamda “engellilik” kavramı da doğmuş oldu. İngiltere’de kurulan hapishane benzeri “Çalışma Evleri”nde (Workhouses) hıza ayak uyduramayanlar tecrit edildi. Bu acımasız kurgu zamanla o kadar ileri gitti ki, 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, bugün insan haklarının ve refahın beşiği olarak öve öve bitiremediğimiz İsveç, Norveç ve Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde “öjeni” (soy arıtma) politikaları devlet eliyle yasal bir zemine oturtuldu. Toplumun sözde “saf ve kusursuz” genetiğini korumak ve “ekonomik bir yükten kurtulmak” bahanesiyle, on binlerce engelli ve sisteme ayak uyduramayan birey devlet hastanelerinde zorla kısırlaştırıldı. Onların var olması ve üremesi, sistemin ekonomik ve estetik bekasına bir tehdit olarak görüldü. Amerika’nın birçok eyaletinde sokaklarda görünmesi “göze hoş gelmeyen” engelliler için “Çirkinlik Yasaları” (Ugly Laws) bile çıkarılarak bu insanların sokağa çıkması yasaklandı. Görüyorsunuz ya sevgili okur; engellilik, bireyin bedenindeki bir eksiklikten ziyade, sistemin talep ettiği o vahşi hıza ve kusursuzluk mitine yetişememenin yarattığı tamamen ideolojik bir kurguydu.
Bugün, “insan hakları” kelimesiyle süslenmiş modern dünyaya baktığımızda, teoride bu karanlık geçmişten çok uzaklaştığımızı sanırız. Ancak pratiğin sokağına indiğimizde neoliberalizmin buz gibi yüzüyle karşılaşırız. Teori haklardan bahsederken, pratik daima maliyet hesabı yapar. Çünkü sistemin gözünde asansör veya rampa yapmak bir haktır ama o rampanın maliyeti, dışarıda kalan bedenin onurundan daha değerlidir. Sosyal devletin yerini lütfeden devlet, anayasal hakkın yerini ise vicdan rahatlatma seansları almıştır.
İşte tam da bu noktada, iğneyi sadece sisteme değil, kendimize de batırmamız gereken o yakıcı yüzleşme başlar: Engelli topluluğunun kendi içindeki örgütsüzlüğü. Uykudaki bir devin uyandığında neleri değiştirebileceğini görmek için 1977 yılına, Amerika’ya bakmak yeterlidir. Tekerlekli sandalyeli, görme veya işitme engelli yüzlerce aktivist, haklarını garanti altına alacak yasayı devlete imzalatmaya mecbur bırakmak için San Francisco’daki federal hükümet binasını bastı ve 26 gün boyunca işgal etti. Aktivistler o binada merhamet dilenmemiş, devletin kalesini içeriden fethederek kendi politik iradelerini sisteme zorla kabul ettirmişlerdi.
Türkiye’deki engelli topluluğu ise, ne yazık ki uzun yıllar boyunca bu büyük uyanışı gerçekleştirememiş, o devasa potansiyeli bir araya getirememiştir. Milyonlarca engelli birey ve ailesi, herhangi bir seçimin kaderini tek başına tayin edebilecek güce sahiptir. Ancak bu kitle, hak temelli ve itiraz eden bir sınıf bilinciyle yekpare bir bloka dönüşememiştir. Birçok engelli birey ve ailesi, sistemin dayattığı o “yardım alan” rolünü zamanla içselleştirmiş, hakkını devletten bir yurttaş gibi talep etmek yerine, kendisine uzatılacak şefkatli bir eli beklemeye alış(tırıl)mıştır. Hak arayışının yerini, bireysel kurtuluş çabaları veya lütuf bekleyişi almıştır.
Siyaset kurumu da gücünü tam olarak bu örgütsüzlükten, bu suskunluktan alır. Karşısında oylarıyla hesap soran, masaya yumruğunu vuran yekpare bir politik blok görmeyen siyasi partiler; engellileri ancak seçimden seçime hatırlanan birer “halkla ilişkiler” malzemesi olarak kullanırlar. Seçim otobüslerinin giydirmelerinde, kampanya broşürlerinde o “kapsayıcı ve şefkatli” imajı çizmek için engelli yüzler bolca sergilenir. Ancak iş karar alma mekanizmalarına, yani milletvekili veya meclis üyesi listelerine geldiğinde maskeler düşer. Aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edildiğinde bir de bakarız ki; o kürsülerde yere göğe sığdırılamayan engelli adaylar, partinin o bölgede asla ve asla vekil çıkaramayacağı alt sıralara, yani peşinen “seçilemeyecek sıralara” itilmişlerdir. Bu, siyasi kibrin en somut halidir. Sistemin amacı meclise gerçekten bir engelli aklı, vizyonu veya liyakati taşımak değildir; amaç sadece yasal veya vicdani o “kotayı” kağıt üzerinde doldurarak halka şirin görünmektir.
Dahası, kazara veya zorla meclise girmeyi başaran o bir avuç temsilciye biçilen rol de aslında aynı illüzyonun devamıdır. Engelli bir milletvekilinin ekonomi bütçesini, dış politikayı, hukuku veya milli eğitimi şekillendiren komisyonlarda aktif bir aktör olması beklenmez. Ondan beklenen; sadece “3 Aralık Dünya Engelliler Günü”nde kürsüye çıkıp duygusal bir konuşma yapması, partinin “vicdan vitrini”nde uslu uslu durmasıdır. Siyaset, engelliyi yasaları yapan eşit ve yetkin bir meslektaş olarak değil; başı okşanıp alkışlanacak bir mağduriyet figürü olarak sahnede tutmak ister. Fiziksel mimarisinden çalışma saatlerine kadar zaten baştan “sağlam bedenlere” göre tasarlanmış o güç koridorlarında, bizim sadece adımız vardır ama hükmümüz yoktur.
Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım sevgili okur; bu düzene sessizce boyun eğmek, inanın sadece bedeni değil, asıl ruhu yorar, içimizdeki yaşama sevincini incitir. Bizim yolumuz salt bir öfke ya da kavga yolu değildir. Bizim yolumuz; sabırla, bilgiyle, birbirimize kenetlenerek ve haklı olmanın verdiği o vakur duruşla yürümemiz gereken uzun bir yoldur. İçimizdeki o devasa gücü uyandırırken kırmayacağız; aksine, inançla ve omuz omuza vererek bu topluma, bu siyaset kurumuna hakikati adeta bir okul sırasındaymışçasına sabırla öğreteceğiz. Merhametin değil adaletin, acımanın değil bir arada eşit yaşamanın hepimizi nasıl güzelleştireceğini onlara bıkmadan, usanmadan anlatacağız. Beklemeyi bırakıp, birbirimizin elinden sıkıca tutacak ve yorulmadan, hep birlikte o karanlığa birer mum yakacağız.
Büyük usta Nazım Hikmet’in o ölümsüz dizelerinde hepimize verdiği o güzel öğütteki gibi:
“Ben yanmazsam,
sen yanmazsan,
biz yanmazsak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

Atilla Dinçaslan, 2001 yılında Kayseri’de doğdu. Ankara Üniversitesi’nde Sosyal Bilgiler Öğretmenliği ve Özel Eğitim Öğretmenliği eğitimi aldı. Yerel ve ulusal engelli derneklerinde yürüttüğü hak savunuculuğu çalışmaları, onu yalnızca bir eğitimci değil, kamusal sorumluluk alan bir özne hâline getirdi. Hâlen Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında öğretmen olarak görev yapmaktadır. Yazılarında eğitimi, bireyi uyumlandıran bir araç olarak değil; toplumu dönüştürmenin, eşitsizlikle yüzleşmenin ve hak temelli bir düzen inşa etmenin asli imkânı olarak ele almaktadır.





Bir yanıt yazın