26 Mart Perşembe akşamı tesadüfen İzmir Büyükşehir Belediyesi sosyal medya hesaplarından paylaşılan bir panel afişi gördüm. Konu benimle ilgili olduğu için dikkatimi çekti. Ertesi sabah saat 10:00’da başlayacak etkinliğin adı “Kadın Emeği ve Engellilik Paneli” idi. Alt başlıkta daha büyük puntolarla ise “Eşit ve Erişilebilir Bir Yaşam İçin” yazıyordu. Etkinlik tanıtımında deneyimlerimizi paylaşacağımız, akademisyenlerin, kurum temsilcilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının bir arada olacağı belirtilmişti.
Panel afişinde sol tarafta mekân, tarih ve saat bilgisi; sağ tarafta ise mor renkli bir kadın figürü kafası ve etrafında uçan mor tonlarında ve kimi yerlerde de sarı renkte olan güvercinler yer alıyordu. Bu betimlemeyi yapma sebebim etkinlik afişinin körler için alt metinle diğer bir deyişle, yazdığım gibi betimlenerek belediye hesaplarından paylaşılmamış olması.
Bu konuda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne sosyal medyada hatırlatma yapmış olmama rağmen yine aynı sorunu görmek oldukça canımı sıktı. Emin olmak için etkinlik linkini üyesi olduğum engelli gruplarında paylaştım ve hemen kör arkadaşlarımın isyanı ile karşılaştım. Bıkkın ve bezgin bir şekilde ‘yeter ama bizi düşünmüyorlar, akıllarına bile gelmiyoruz’ mesajları aldım. Otistik arkadaşlarımın ısrarı üzerine etkinliğe gitmeye karar verdim. Çünkü sosyal medyadan sorduğum sağırlar için işaret dili tercümanı olacak mı soruma da cevap alamadım. Sağırların da unutulup unutulmadığını öğrenmek istedim. Otistik kadın arkadaşlarım mekânın onlar için erişilebilirliğini öğrenmemi istediler. Bunu bir nebze de olsa yapabilecek yeterliliğim var diyebilirim.
Panelin yapılacağı Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne ilk kez 2008 yılı yazında bir bale gösterisi izlemek için gitmiştim. O yıllarda ana caddeden itibaren kat kat yükselerek girişe erişmek için çıktığım o görkemli merdivenlerin 2026 yılında ortopedik engelli olan benim için bir eziyete dönüşeceğini bilmiyordum. O bale gösterisinden tam on yıl sonra süper nadir bir hastalık tanısı ile hayatımın iki yılını tamamen yatağa bağımlı geçireceğimi asla düşünemezdim. Hem doktorlarımın hem de kendi araştırmalarımın sonucunda ayağa kalktım ama 2019 yılından beri hiçbir zaman eski gücüme ve mobiliteme kavuşamadım. Tanı almam hastalık dünyada milyonda bir görüldüğü ve gittiğim hiçbir nöroloji profesörü hastalığı bilmediği için beş yıl sürdü. Bu süre aslında dünyada da Stiff Person (Katı İnsan) Sendromu tanısı almak için ortalama bir süre. Yıllar boyunca tanısız bir sakat kadın olarak görüntümden, makyajımdan, kılık kıyafetimden ve öz bakımımdan taviz vermediğim için ağrıma, acıma ve yürüme güçlüğüme inanılmadı. Çünkü ilk bakışta eski Cavidan ile aramda bir fark yoktu. Halbuki bu farklı Cavidan önce iki ayda bir hastanede günlerce yatarak, sonrasında ise her ay damardan IVIG (intravenöz immünglobulin) tedavisi ile hayatına devam ediyordu. Ancak süper nadir hastalığımın tam ve kesin sebebi bilinmediği ve dünyada henüz bulunmuş bir ilacı da olmadığı için eve kapalı yaşıyordum. Yanımda biri olmadan ve/veya desteksiz tek başıma 2018 yılından beri sokağa bırakın çıkmayı, kapımın önüne bile inememiştim. İzmir’de 2020 yılında yaşanan ve can kaybı ile sonuçlanan depremde ikinci kattaki evimizden çok zor aşağı inebildim. Ama tüm bunlara rağmen nedense kimse hastalığımın ciddiyetine, sürekli ağrı ve acı içinde yaşadığıma inanmıyordu.
Etkinliğe dönecek olursak, Perşembe akşamı hemen bana gönüllü yardım eden genç üniversiteli kadın arkadaşları, tanıdık feminist kadınları ve durumumu bilen erkekleri aradım ve gruplarına bana destek olabilecek birini bulmaları için de mesaj atmalarını rica ettim. Gece 00:00’da hala olumlu bir cevap gelmeyince, seksen sekiz yaşına yeni basan ve o merkeze gitmekten nefret eden babam ‘tamam kızım ben seninle geleceğim’ dedi. Sabah erkenden kalktık, kahvaltı yapıp kan şekerime göre insülin dozumu ayarladım. Yeni ameliyat olduğum için dikiş yaralarımı kontrol ettim ve merdiven çıkışı için planımızı yaptık. Taksi ile merkeze varınca yan kapıda indik. O an hep konser için gittiğim merkezin otoparkının boş olduğunu fark ettim ve büyük bir sevinç duydum. Çünkü girişe çıkan engelli asansörleri sadece otoparkın içinde ve ben egzoz dumanı ve kalabalık yüzünden bir konser olduğunda onları hiç kullanamamış ve sürünerek dik merdivenleri inip çıkmıştım. Düşünün ki, önünüzde küpeşte bile olmayan dimdik onlarca basamak var. Bir yaşlının çıkarken aniden düşüp başını çarpıp ölebileceği beton merdivenler…

Kapıya vardık ama babam yorulmuştu. Dinlenerek yine asansörle bir alt kattaki oda orkestrası konserleri için düzenlenmiş salona vardık. Etkinlik girişten itibaren sahneye kadar inen merdivenlerin olduğu eğimli bir konser salonundaydı. Giriş kısmı karanlık, sahne tarafı ise daha aydınlıktı. El ele birkaç basamak ancak indik ve karanlıkta bulduğumuz ilk boş koltuklara oturduk. Her iki çıkış kapısında tekerlekli sandalyesinde olan pek çok engelli vardı. Onlar için salonda bir yer yoktu tabii ki. En arkada ve tehlikeli bir şekilde merdiven başında etkinliği takip ettiler. Salonda çok fazla erkek vardı ama konu kadınlardı. Başta anlayamadım ama konuşmalar ilerleyince içerik dilinden onların anneleri veya her iki ebeveynleri ile panele gelmiş otistikler olduğunu anladım. Salonun ışıklandırması, panel oturumlarının uzunluğu ve koltukların dizilişi ve araların darlığı onlar için uygun değildi. Nörolojik bir hastalık tanım olduğu için, ben de ses, koku, ani dokunma gibi uyaranlardan etkileniyorum. Otur oturmaz babamla ara verildiğinde nasıl geri çıkacağımızı düşünmeye başladık. Babamın oturduğu yerden kalkıp, beni bir kolumdan tutması gerekiyordu. Diğer elimde de bastonum vardı ama çıkışa basamaklardan ilerleyerek varıldığı ve sandalyedeki engelliler tam kapı önünde yan yana durduğu için önü kapalıydı. Ani bir kan şekeri düşmesi yaşarsam diye sürekli telefonumdan glikoz ölçüm monitörümü takipteydim. Panel içeriği ile ilgili söyleyeceklerim az ama öz olacak çünkü birinci oturumun ilk sunuşundan sonra etkinliği, babamın da ısrarı ile terk ettik. Terk ettik lafı biraz iddialı kaçıyor tabii. Salondan anlattığım nedenlerle çıkmak epey bir zamanımızı aldı ve düşmeden yardımla kendimizi fuaye alanına atabildik.
Panel, biz 10:00’da orada olsak da saat 11:00 civarı İstiklal marşı ve saygı duruşu ile başladı. İşaret dili tercümanı da böylelikle sahnedeki yerini aldı ama bu bilgi afişte paylaşılmamıştı. Ayağa kalkamayacak durumda olan engellilerin olduğu bir etkinlikte saygı duruşu ve İstiklal marşı olmasına ne desem bilemiyorum. Bunun hiç düşünülmemiş olması ihtimaline dair de yorum yapmak istemiyorum. Otistik arkadaşların loş/karanlık bir ortamda uzayan bir süre boyunca kalarak nasıl hissettiğini ise bilemiyorum. Devamında engelli bir sanatçının canlı piyano performansını izledik.

İlk oturum açılış konuşmaları ile başladı. Adına oturum diyeceğim çünkü açılış ara verilecek kadar uzun sürdü. İlk konuşmacı Asperger sendromlu olduğunu söyleyen Eker Firması çalışanı bir kadındı. Büyükşehir Belediyesi’nin Meslek Fabrikası’nda eğitim almış ve iş koçlarının da desteği ile Eker Firması’nın Ege Bölge Müdürlüğü’nde işe başlamıştı. Üniversitede eğitimini aldığı alanda iş bulamadığı için bir kursa devam etmişti. Şu sözleri açıkçası engelli bir kadın olarak beni üzdü ama salondan bolca alkış aldı: “İşyerinde benden şikâyet etmiyorlar. Sorumluklarım var. Ege Bölge Müdürlüğü’nde çalışan tek engelli kadın benim. Mesleğim dışında bir iş yapıyorum ama ekonomik özgürlüğüm var.”
Sonrasında söz alan 29 Ekim Kadınları Derneği İzmir Karşıyaka Şubesi Başkanı Nurşen Balcı ve 25. ve 26. Dönem CHP Ankara milletvekili, insan hakları avukatı ve aynı Derneğin Genel Başkanı Şenal Sarıhan uluslararası engelli hareketi tarihinden ve kadının bakım emeğinden bahsettiler. Bakım emeği ile kastedilen tabii ki, engelli çocuğu olan annelerin ev içi görünmez yüküydü.
Halbuki ben engelli bir kadın olarak kendime de seksen sekiz yaşına girmiş babama da bakım veriyorum ama bu, nedense kimsenin aklına gelmedi. Engelli kadınların büyük bir çoğunluğu aynı zamanda kendine de bakım veren konumundadır. Ve bu çok ciddi zihinsel ve fiziksel bir yüktür bizim için. Sadece kadın olmak bile sürekli bir zihinsel yük ile yaşamak demekken biz onun iki katından da fazlasını taşırız bedenimizde ve zihnimizde.
Bu noktada soru sormak için el kaldırdım ama yanıma gelen görevliler açılış konuşmaları kısmında soru sorulamayacağını söyledi. Ara verilince konuşmacılarla görüştürülebilecektim. O zaman ayağa kalkıp soru sorabilir miyim diye sahneye seslendim ama kürsüdeki görevli sunucu bunun mümkün olmadığını tekrar etti ve dışarda soru sorabileceğimi söyledi. Ve bu noktada artık ben yazıda size aktardığım erişilebilirlik sorunlarını korsan bir bildiri ile sıraladım.
Sadece fiziksel erişilebilirliğin ötesinde salondaki otistiklerin ve nöroçeşitlilerin duyusal yüklerini arttıranları da anlattım ve Şenal Sarıhan’a derneklerinde hiç kadın engelli üye olup olmadığını sordum. Engelli kadınların temsilinin yerel ve ulusal siyasette düşük olduğunu ve bunu bu etkinlikte bile açıkça gördüğümüzü söyledim. Sürekli engelli kardeşlerimiz denmesinden rahatsızlığımızı dile getirdim. Engelli hakları konusunda çalıştığımı ve yurt dışında sosyal hizmetler alanında yakında uzaktan bir ders vereceğimi ve insan hakları akademisyeni olduğumu da belirttim.
Okuyucu için uzatmayayım. Sonraki konuşmacı erkekti ve Büyükşehir Belediyesi Başkan vekiliydi. Ondan etkinlikle ilgili hataları not ettikleri bilgisini aldım.
En son sahneye çıkan CHP Parti Meclisi üyesi ve Aile ve Sosyal Hizmetler Gölge Bakanı Aylin Nazlıaka uzun uzun partisinin engelli politikalarını ve yaptıkları etkinlikleri anlattı. Arkadaki engelli arkadaşımız diyerek bana hitaben “Bu panel gibi olumlu çabaları da es geçmeyelim, hepsi kıymetli” diyerek bir cevap vermiş oldu.

Anlattıklarının büyük çoğunluğunun salonda otistik çocuğu olan annelere ve babalara yönelik olduğunu söyleyebilirim. Kamucu bir dönüşümle protez, ortez, işitme cihazı, fizyoterapi gibi ailelere ve engellilere ekstra yük olan masrafların iktidar oldukları takdirde devlet tarafından karşılanacağını söyledi. Ki bu zaten sosyal bir devlette olması gereken, hep beklediğimiz ve talep ettiğimiz hakkımız olandı. Dijital erişilebilirliğin bir eksiklik olduğunu kabul etti ama panel afişine alt metin eklemek gibi basit bir eksikliğin neden sürekli olarak tekrarlandığına dair bir şey söylemedi.
Ara verildiğinde konuşmacılara yanaşma çabam başarısızlıkla sonuçlandı. Sonraki oturumda ilk sunuş ‘Erişilebilir Başvuru Yolları’ başlığı ile İzmir’de yaşayan engelliler için adli yardım imkanına değindi.
Bu noktada istemsizce sunuşu yapan avukat Beyzanur Bektaş’a İzmir Baro binasının adli yardım biriminin fiziksel olarak erişilebilir olmadığını söyledim. Cevap olarak “peki” dedi. Baronun Engelli Hakları Komisyonundan bahsetti ama Komisyon bu panelden sadece bir gün önce Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme konusunda eğitim vermişti. Bu konudaki eksiklerini Baro binasındaki bir etkinlikte yaşadığım hipoglisemi vakamı anlatarak ifade edince, oturum başkanı Özel Eğitim Bölümü Profesörü kadın akademisyen tarafından konuyu kişiselleştirmekle suçlandım. Tip 1 diyabetlinin Baro etkinliğinde hipoglisemi yaşaması, yardım istemesi ve bunun reddedilmesi birdenbire onun kişisel sorunu oldu ve bu konuyu bilerek Panele taşıdığı iddia edildi.
Ne diyeyim, 8 Mart’ta alanlarda Kişisel Olan Politiktir diye bağırıyoruz. Ben tam on bir yıldır sokakta bu sloganı atamıyorum çünkü engelli bir kadın olarak kadın hareketi içinde kendime yer bulamıyorum. Engelli kadınların konu edileceğini düşündüğüm panelde de kendimi bir yere sığdıramıyorum.
Bugün 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü. Benim iyi ki otizm hakkında bana bildiğim her şeyi öğreten otistik kadın arkadaşlarım var…






Bir Cevap Yazın